müzik: lorde-liability
“baby really hurt me, crying in the taxi
he don’t wanna know me
says he made the big mistake of dancing in my storm
says it was poison
so I guess I’ll go home
into the arms of the girl that I love
the only love I haven’t screwed up
she’s so hard to please, but she’s a forest fire
i do my best to meet her demands, play at romance, we slow dance
in the living room, but all that a stranger would see
is one girl swaying alone, stroking her cheek
they say, “you’re a little much for me
you’re a liability
you’re a little much for me”
so they pull back, make other plans
i understand, I’m a liability
get you wild, make you leave
i’m a little much for e-a-na-na-na, everyone” -lorde
—
olmayacak iş oldu.
kan kokusunun dünya’ya sindiği bugünlerde babamla karşılıklı susarken buldum kendimi. bir anda. tartımın kesesinde böylesine bir düş yoktu. iki ayı geçmiş, çıt çıkmıyordu aramızda. küs değildik. sanırım babaannemin yakın zamandaki vefatıyla sarsılan babam, onu hatırlatan anılardan ve yemeklerden kaçındığı gibi benle kurduğu her temas da ağzında benzer bir kül tadı bırakıyor ve uzaklaşıyordu.
benim ise asıl sebebim bu değildi. lakin inkar edemem, koca bir adamın hüznünü okşamak bir iguananın parlak derisine dokunmak kadar ilginç ve tedirgin edici geliyordu. geceleri eve gitmediğini, taksim’de o meyhane senin bu konser benim sabahı ettiğini, emekli yaşına rağmen her sabah kapalıçarşı’da patron dükkanını o halde açtığını duyunca 15 yaşındaki sesimi duyuyor gibi oluyordum. büyüklük ve küçüklüğe dair bir ölçü problemi vardı adını koyamadığım.

zira babamla sohbetimiz rutin, yüzeysel ve öngörülebilirdir. ben bi şey anlatmam. benim görevim soruları sormak ve konuşmanın dümenini idare etmektir. tavsamasına izin vermeden, geçireceğimiz belirli ve kısıtlı süreyi hassasça idare etmem gerekir. işini muhahkkak sorarım. patronu her zaman batmakta olan babadan zengin, babamın da çocukluk arkadaşı bir kuyumcudur. “ee” derim, “t. abi batıyor mu bu sefer?” o da o gerilimi yumuşatmadan devam ettirir: “valla oğlum, bugün iki kişi geldi gelmedi, uyudum bütün gün”. t. abi borca girer harca girer, arada çiftlik alır, süt satar hep bir dengede kalır.
sonra mutlaka beşiktaş’ın durumunu sorarım. beşiktaş’ı değil de tribünü, gittiği maçları, maç önü şairler parkı’nda içtiği viskileri merak ederim. o zaman heyecanlanır işte. yüzüne renk gelircesine gülümser. farkında olmadan doğrulur, çocuksulaşır. çocuksulaşmayı sever babam. yaptığı haylazlıkları ve taşkınlıkları, maç günü gelen kamusal alanda yapamayacaklarını yapma özgürlüğünün tadını ballandıra ballandıra anlatır. türk, cis erkek bir babanın bile kamusal alanda yapamayacağı şeylerin olmasına acırım içten. en son galatasaray’ı 5-0 yendiğimiz maçta, olimpiyat stadı’nın yanındaki cılız bir ağacın altına on kişi sığınmalarını ve yarım şişe viski sonrası polislere “burası türkiye, israil değil!” diye bağırdığını anlattı. babacım burası da israil merak etme demedim. desem “yaniii…” diyip içine kaçıcaktı. ayrıca hiç dahil olacak moralmanım da yoktu.
bir başka konumuz ise taksim ve kadıköy meyhanelerindeki son dedikodular. babam da benim gibi küskündür. but küseriz, güzel küseriz, şaşalı küseriz!
babamlar senelerdir aret’e gider. aret aret değilken, çukur’da garson olarak çalışırkenden müşterileri. meyhanede yarım rakı bırakıldığını ilk orada gördüm mesela. aret’in çarşı’ya gidip babamdan altın almışlığı, telefon alıp verişmişlikleri, annelerinin hastalıklarından haberleri vardır. neyse, babam aramış rezervasyon için “terasta yerim yok k. abi” demişler. babam birkaç saat sonra başka birine aratınca ona yer bulmuşlar. babam da küsmüş.
çerçeve aşağı yukarı budur. arada ezine’deki ev ve komşular, ailedeki son havadisler, manitasıyla ilgili küçük anekdotlar derken işte 2-3 saati paketleriz.

bu sefer öyle olmadı. hesapta olmayan, uzun mu uzun dört gün geçirdik birlikte. kuymak peyniri gibi sünen tam dört gün geçirdik. yine ev arkadaşı olduk adeta. hastalandım, kustum falan hatta. sağolsun elma gibi patatesler haşladı bana. yani samimileştik aniden; bir senedir görüşmemiş, iki aydır sesimizi duymamışken.
ve günler ilerlediğinde de sustuk. susuşmamız katmerlendi, gecenin sıcağıyla kaynaştı. ter oldu, yapıştı. bir kurudu yetmedi, iki, üç, dört, ter incecik bir deri yaptı, kaldı.
tekrardan, vardık ve de yoktuk birbirimizin hayatında.
—
orada olmamalıydım en baştan. hisarüstü’ne gitmem gerekiyordu, ı. ve s.’nin yanına. kesinlikle bir yere gitmem gerekiyordu. belki balım’a, veya s.’ye yazmalıydım. bu marketten alışveriş yapmakla pazardan alışveriş yapmak arasındaki fark gibi. pazar daha taze daha şeftali ama market kolayına geliyor. kolayıma gelene uzanmayı severim, şikayetçi değilim oradan.
şikayetim var ama.
bir duvara.
duvar olduğunu bilen bir duvara.
duvarlar fiziksel akışı kestiği gibi işitsel alanı da tıkıyor. sekiyor sesler. yere düşüyor, hayal kırıklığı gibi can acıtıyor. onca gayretin sonunda yetmiyor duvarın sesi gür çıkıyor, yüksekliğinden midir bilmem. yoksa ona o duvarı çektiren korkunun çetinliği, aşılamazlığı mı?
—
babam da konuşma uzayınca ne yapacağını bilemez. benden katkı alsa devam eder, hadi çıkalım birer bira da içelim der. ama benden çıt çıkmaz. gel baba, komodinindeki ıvır zıvırı sakladığın çekmeceyi açalım. grinder’ını kazıyalım, demem. desem, ki sayısız demişliğim vardır, bu sefer ondan çıt çıkmaz. öyle olunca da bilgisayara dalar gider.
ama bir de haftanın bazı akşamları, evde yalnız başına rakı içer. sarmısaklı semizotu salatası sever, patates kızartır. babaannem olsa havuç tarator ve köfte de eklerdi tepsisine. işte o günlerin bazılarında youtube’un derinliklerinde kaybolur. on küsür yıl önce yüklenmiş videolarda. nostalji kimi çarpmaz ki youtube’da?
ancak bir keresinde şaşırırdığını hatırlıyorum. gerçeğe takılıp sendelemişti sanki. ve düş-tüğü yerden bana tutundu. “gel” dedi, “bir şey izleticem”.
—
youtube’da deleuze’ün haşmetli sesiyle rüyalar hakkında tehlike çanlarını çaldığı kısa bir video var. “bir başkasının rüyasına kapılmışsanız, geçmiş olsun” diye ünlemli cümleler kuruyor. abart abla diyesim gelse de düşüncenin düşünceyi parçalayarak, başka kavramlarla, başka bir düşünce kılığında yeniden dikmesini seviyorum. rüya görmeyenlerin rüya fikri hakkında besledikleri kaygıdan bahsediyor. bu kaygıyı kendisi de besliyor, hepimize de aman dikkat diye önden uyarıyor. çünkü diyor;
“başkasının rüyası söz konusu olduğunda tehlike vardır. insanların rüyaları bizi de yutabilecek doymak bilmez rüyalardır. başkalarının rüya görmesi çok tehlikelidir. rüya korkunç bir güç istencidir. her birimiz başkalarının rüyalarının az ya da çok kurbanıyızdır. daha kötüsü, rüyasına yakalandığımız dünyanın en tatlı, en güzel kızı* olsa da bir canavar kesilebilir -ruhuyla değil, ama rüyalarıyla-. başkalarının rüyalarından uzak durun”. (çev: https://eksisozluk.com/gilles-deleuze–79509?p=13)
(*dipnot: “dünyanın en tatlı kızlarının” kurduğu fantezilerin izini popüler edebiyatta süren contra’nın son videosu “twilight “da benzer bir tekinsizlikten bahsediyordu)
ama asıl gullüm youtube’a başkasının rüyasına nasıl girilir yazınca çıkıyor. tehlikeyi ciklet yapmış çiğneyen bambaşka bir alem var. başkasının rüyasına girmeye can atan, bu yolda tarif ve reçete geliştiren.
—
videoyu izledik. izlediğim sırada gözlerimi bellerttiğimi, rahatsız olduğumu, cringe hissettiğimi daha bugündür hatırlarım. başka birisinin nostaljisine dahil olmak da onun rüyasına dahil olmak gibi. hele tanıdığının nostaljisine. o nostaljiyle hangi suskunlukların konuştuğunu, hangi fantazmaların sızımsadığını duyumsayacak ortak ve kolektif bir geçmiş paylaşılıyorsa.
babama baktığımda annemle ayrılığın acısını gördüm hep. senelere rağmen geçmedi, yuva yaptı. ama konuşmazdık bunları. acılarımıza birbirimizi davet etmemek gibi zımni ama hoş bir anlaşma vardı aramızda. yine de silkelediğinde örtüden düşmeyen bir leke gibi musallat oldu bu nasihatı. gitmedi. pişmanlığı korkum olmuş kalmıştı.
peki baba ben de sana bir video izletebilecek miyim? https://www.youtube.com/watch?v=KcDjn7loJTo

şimdi berlin’deyim. koşarak kendimi eve atıyorum. etrafa gülücükler dağıtıyorum. berlin’de ailesiz havayı soluyorum tutkuyla. sarhoşmuşum gibi içim geçiyor. evde zaathar’a sarılıyorum büyük öpücüklerle. kalbim zamanı olmadıkça hızlandırıyor ve evden çıkıyorum. bisiklete atlıyorum. üzerimde istanbul’un terini taşıdığım giysiler. bu terin sabunlu sıcak suda silkelenmesine az kaldı.
buradaki bisikletimle barıştığımdan beri tekrardan haz dolu bir tecrübeye dönüştü sokaklarda salınmak.
kanalın yanından trepto’ya kıvrılan ağaçlı bisiklet yolunun ucu yeni torbacılarıma ulaştırıyor beni. on euro’ya na alıyorum. demek ki içeceğim, beş euro’luk pazarlık yapmadığıma göre.
üzerimde tatlı bi yorgunluk. eve süzülüyorum heyecanla. gün batımını kaçırmamış olmanın tazeliği uçuşan polenler gibi dökülüyor sakura’ların olduğu ince hatta.



Yorum bırakın