deleuze ve guattari minör edebiyattan ne anlıyormuş?

müzik: minnet eylemem – selda bağcan

tahayyül dahi edemediğim bir imkanın kapısını beraberce araladığımız canım güney’e,

bu aforizma, güney’le yaptığımız bir sohbetten;
“sanat ne toplum içindir
ne de sanat için.
sanat, beraber yapılan bir faaliyettir.”

“minör edebiyat, bazı edebiyatları nitelemekten doğar. büyük, yerleşik denen edebiyatın orta yerinde, her edebiyatın devrimci koşullarını niteler. büyük edebiyat yapılan bir ülkede doğma bahtsızlığına uğramış birisi bile kendi dilinde yazarken, almanca yazan çek bir yahudi ya da rusça yazan bir özbek gibi yazmalıdır. yani çukur kazan bir köpek gibi, yuva yapan bir sıçan gibi yazmak. bunun içinde, kendi az gelişmişlik noktasını, kendi şivesini, kendi üçüncü dünyasını, kendi çölünü aramaya devam ederek…”

bu metni, bir süredir beraberce yazdığımız, müşterek düşlerde kaybolduğumuz, aşılmaz mesafelere inat izlediğimiz filmler hakkında tartışmaya devam ettiğimiz, gün olur fotoğraf arşivlerimize bakarız diye sözleştiğimiz, birlikte şiirler okuduğumuz, yani, birbirimize hallendiğimiz yarenlerle muhabbete devam etmek ümidiyle yazdım. onların varlığında, bugün, anti-kapitalist bir edebiyatta ısrar etmenin gücünü buluyorum, tarifsiz kıymetini duyumsuyorum. düşünceye olan solmak bilmez sevgileri sayesinde oldukça naif bir umudun koşullarını, kendi çap ve çapsızlığımızla, pratik ediyoruz: metalaşmayan bir edebiyat ve sanat üretiminin arayışını sürdürmek bu dediğim. sınıfsal, cinsiyetçi, ırksal şiddet formlarının tüm baskı aygıtlarıyla hunharca seferber edildiği günümüzde, onların uzlaşmaz, eşitlikçi ve sokaklardaki direnci günbegün ilham oluyor bu yolda…

bir çırpıda yazıldı bu şey. metin bile denemez buna bence. çalakalem notlar. hakan yücefer’in kıraathane istanbul’un youtube kanalında yaptığı enfes konuşmadan önemli gördüğüm kısımlarını yazıya dökmek istedim. eksikleri var. bile isteye atladığım çok önemli, zihin açıcı noktaları var. derinleşmekten üşendiğim için mesela, çok çok kıymet verdiğim bazı bölümleri pas geçtim. bize konuşmadığını hissettiğim için es geçtiğim yerler gırla. kafam kimyasal, sabahı etmişim. özete takatim yok. olsaydı da yapmazdım, orası ayrı.

aslında deleuze ve guattari’nin kavramsallaştırdığı minör edebiyatla alakalı bu konuşmayı istanbul’da daha önce dinlemiştim. ama beşer-i hafıza nisyan ile maluldur, yazmayınca uçup gidiyor işte incelikler. nihan’la kıvamlı bir edebiyat sohbeti sırasında hatırlayınca bu konuşmayı, kolları sıvadım.

bir de tabi, son bir senedir nanay diye bir şey geziniyor sokaklarında şehrimizin. beni bize dönüştürüyor, belki de ilk defa kendimden taşan, kendiliğimi aşan bir şeyin parçası kılıyor. güney’e koşasım geliyor, sarılasım, tutup kolundan lasan’a götüresim…


minör ne demek? majör ne demek? ilk anlamları müzikteki gamlar demekmiş. gam ne diye sorma ama, muhtemelen google yan sekmede. yine de şöyle diyeyim, hani şarkıda bahsi geçiyor ya, “majörler tükendi minörlere yolculuk” diye, işte o. ikinci anlamları, fransızca’da yetişkin olma/olmama durumuna işaret ediyor. bildiğimiz reşit-çocuk ayrımı. üçüncüsü önemli. zira, bizim mevzu buradaki anlamlarından besleniyor; minör sayıca az, önemsiz, değersiz demek. majör ise sayıca çok, önemli, değerli.

işin berraklaştığı, pür-i pak hale geldiği an ise “azınlık = minörlük” denklemi kurulduğunda gerçekleşiyor. heh, haydi bakalım. bu işin içinde de bir bit yeniği olduğunu anlamalıydım dedirtiyor insana. konu dönüyor dolaşıyor, kürkçü dükkanına varıyor. her şey, ama her şey, ezme-ezilme ilişkilerinin süzgecinden geçerek dünyalılaşıyor. “aynılar aynı yerde, farklılar farklı yerde” mevzileniyor. uzatmayayım, ulus baker, mesela, bu sebepten olsa gerek azınlık edebiyatı demeyi tercih ediyormuş. heralde, burada. bizim bitirim ikili de yer yer aynı adlandırmayı kullanıyormuş.

“peki minörlük nedir? azınlıkta olmak nedir? neye azınlık diyoruz?” diye soruyor hakan hoca. elbette, sinsi mi sinsi bu tabir niceliksel bir tanımlamaya dayanmıyor. yer miyiz sandın? hele ki faşizmin kol gezdiği 2026 yılında. sayıca az olana azınlık, çok olana çoğunluk denmiyor. en kötücül, en çiğ anlamıyla bir masal bu. devletlü masallar. bunu yaşıyoruz her gün etimizde dimi? neyse susuyorum, sözü beylere bırakıyorum: “azınlıkta olmak çoğunluğa kimin dahil olacağını belirleyen normlar ya da kurallar kümesi tarafından dışarıda tutulmak” diye tarif ediyorlar. sayısal üstünlüğün her daim önemi olmuyor. matematik seni her defasında yüzüstü bırakıyor; akşam sofraları, bağırış çağırış eşliğinde muhasebe defterlerine bürünüyor. çünkü, azınlık olmak, dışarıya itilmek, sürülmek demek. peki, söyle bana, var mı böyle bi işlem matematiğin herhangi bir yerinde? çoğunluk denen şey, söylüyorlar işte, sarılıp sarmalanmak demek normlar ya da kurallar kümesi tarafından.

anayasa’da kimler yok? yav kardeşim bizim bayramlarda, örneğin, kadınların sayısı mı azdı, karınları mı toktu da her defasında kazın bi budu masanın başına, diğeri zengo damatlara servis edilir oldu? kimler anadilini öğrenmekten, konuşmaktan men ediliyor? bu ne cüret yahu? bir de şu var dimi, %1=%99? oh ne ala matematik…

gel biz gidelim, minör edebiyata… neden önemli bu şey? neden cezbedici duyuluyor bu kadar? hakan hoca’ya göre bu kavramın bam telinde “kim?” sorusu duruyormuş. “kimdir minör?” bu tartışmayı hoş, zevkli, ufuk açıcı bulduğunu söylüyor. sanki bir oyuna davet ediyormuş hepimizi. hatta benzer bir hevese deleuze ve guattari’nin de kapıldığını ekliyor. o mu minör yoksa bu mu? sevim burak ve leyla erbil’in bu sınıfın içinde değerlendirildiğini söylüyor. aynı isimleri dün nihan da minör edebiyatın içinde bahsetmişti.

nihayetinde, bu bir oyun, düşünce egzersizi diye uyarıyor hakan hoca. belli orada durmaya niyeti yok. yan yollara sapıp kavramın imkanının genişleyebileceğinden bahsediyor. bizimkiler de artist zaten, dururlar mı? diyorlarmış ki: “minörlük belli bir edebiyat biçimiyle sınırlı değildir”. yani, şu minör bu majör tasnifinin ötesinde, minörlük “her edebiyatın devrimci koşullarını niteler“miş. susss abla… eritme beni. erimemek elde mi? ahhh kalbim vah kalbim… bana işte, böyle ara sıra da olsa, kimlerle değil koşullarla gel. hakan hoca da tikeliyor, “bu tabi bambaşka bi bakış açısı” diyor heyecansız heyecanıyla. düşüncenin o yaylasında yuva kurmak istiyor da belli etmiyor sanki. devam ediyor bir nefeste: “yani, minörlük edebiyatın koşullarıyla, oluşmasıyla ilgili bir kavram aynı zamanda”. sigara yaksa yakacak, neyse onun yerine de ben tüttürüyorum. canınıza, emeğinize sağlık hocam.

derken şöyle bir açıklayıcı hamle geliyor: “minör bir edebiyat minör dilin edebiyatı değil daha ziyade bir azınlığın majör dilde ürettiği edebiyattır”. bundan minör edebiyatın, azınlıkların egemen dilde yazıp çizdiği edebiyat kastediliyormuş.

iki örnek onlardan, üç tanesi içimizden, şinanay’ın şairlerinden:
-varşova ya da prag’taki yahudiler’in almanca yaptıkları edebiyat…
-siyahların amerikan ingilizcesi’nde ürettikleri edebiyat…
-imran’ın şiir ve öykülerinde dilin kalıplarından taşma arzusu ve seslerin anlamsızlığında halkların sesini duyumsayabilme umudu…
-sevgi’nin türkçe’yi absürt bir oyun parkına çeviren dili ve hepimizi içine dahil eden performansları…
-atiye’nin kendiliğinden ürettiği, almancayı türkçeye karıştırdığı şiirleri, hikayeleri…

deleuze ve guattari’ye göre azınlık edebiyatlarının ayırt edici üç özelliği varmış;

  1. dilin yersizyurtsuzlaşması.

    “her durumda, ilk özellik dilin kuvvetli bir yersizyurtsuzlaşma katsayısı taşımasıdır. kafka, prag’taki yahudiler’in yazıya erişimini önleyen ve onlar için edebiyatı olanaksız hale getiren çıkmazı şu şekilde açıklar: yazmama olanaksızlığı, almanca yazmanın olanaksızlığı, başka türlü yazmanın olanaksızlığı”.

    yersizyurtsuzlaşma: dilin sınırlarının zorlanması. azınlıklar anadillerinde değil hakim olmadıkları bir dilde yazıyorlar. ister istemez dili dönüştürüyorlar. yazdıkça o dile bi şey oluyor. bunun sebebi ise deneysel bi çaba, yenilik, icatçılık değil. aksine, dili çaresizlik bozuyor. edebi bi oyundan değil. zorunluluktan. çıkışsızlıktan, daralmadan kaynaklanıyor bu. azınlıklar dile hakim değiller. o dili, egemenin dilini kullanmayı bilmiyorlar ama yazmadan da duramıyorlar. nasıl durur ki insan o efsunlu hisle dolup taştığında?

  2. her şeyin (dolaysızca) politik olması.

    “minör edebiyatların ikinci özelliği her şeyin politik olmasıdır. büyük edebiyatlarda tam tersine bireysel bir mesele- aileyle, evlilikle, vs.’yle ilgili bir mesele- yine bireysel olan başka meselelere eklenme eğilimindedir. toplumsal ortam ise çevreyi ve arka planı sunar. minör edebiyat tamamen farklıdır. minör edebiyatın dar uzamı, her bireysel meselenin dolaysızca politikaya bağlanmasına yol açar.”

    bu, majör olanın politik olmadığını iddia etmek değildir diyerek peşinen uyarıyor hakan hoca. azınlıkların üretmediği ama politik olan birçok metin var diyerek ekliyor. true yani, ne diyebilirim ki? üç felsefeci tek bir ağızda birleşiyor sanki ve ayırt edici noktanın “minörlerin dolaysızca, kaçınılmaz olarak, istemsizce politik olduğu” tezinde fikir birliği yapıyor. fark cidden çok fena, bakalım duru bir şekilde anlatabilecek miyim?

    şöyle ki, azınlık metinleri politik olmaya dair bir zorunluluk hali barındırırmış. dediğim gibi majör ve minör arasındaki ayrımın, edebiyatların politik olup olmamasından kaynaklanmıyor. hakan hoca, nefis bir ifadeyle, asıl meselenin “politik olma tarzıyla, politik olma kipiyle” ilgilidir, diyor.

    majörde, örneğin “politik olanla bireysel olan iki ayrı katman olarak gözükür”. birbirinden sıyrılabilme imkanını taşır. sahne önü ve arkası vardır. toplumsal çerçeve arka planda belirir. atmosfer gibi bi şeye benzer. ve toplumsalla bireysel bir araya geldiklerinde “blok” oluşur. orhan pamuk’un masumiyet müzesi romanını örnek gösteriyor. temelinde bir aşk hikayesi var. yanı sıra, romanda 12 eylül darbesi gerçekleşiyor. ama arkalarda bir yerlerde. bi sis gibi, hava durumu gibi, orada ama nerede aynı zamanda? karakterlerin etinde mi? ezcümle, arka plan, ön plan. kapiş?

    minör edebiyat ise böyle ayrışmaya izin vermiyor. politik olanın arka plana geçmesi namümkün. arka plan diye bir şey yok, derinlik yok. o yüzden, deleuze ve guattari ilk okuyuşta pek de anlaşılmayan “dar uzam” tarifini kullanıyorlar. ne alaka, sizsiniz dar diyesi geliyor insanın? sonradan anlıyorum ki kasıtları bireysel olanla toplumsal olan arasındaki ayrış(a)maz bütünlüğün, bileşikliğin altını çizmek. aşk, aile, vs. gibi benzer temalara dair yazılsa dahi politik olmak için herhangi bir çabaya ihtiyaç yoktur. yalnız, bu azınlık edebiyatçıların politik angajmanları, bilinçleri daha gelişmiş olduğundan dolayı değilmiş. bilince dair bir mevzu yok yani. hakan hoca, bu bahiste son noktayı şöyle koyuyor: “azınlıkta olan yazarın kendi azınlıkta olma durumunu paranteze alarak yazması mümkün değildir”.

  3. her şeyin kolektif bir değer taşıması, kolektif sözce üretimi, kolektif dil kullanımı

    “üçüncü özellik, her şeyin kolektif değer kazanmasıdır. tam da minör bir edebiyatta büyük yeteneklere pek rastlanmaması nedeniyle belli bir ‘ustaya’ ait olacak ve kolektif sözce üretiminden ayırt edilebilecek bireyleşmiş bir sözce üretiminin koşulları verili değildir. dolayısıyla yeteneklere böyle seyrek rastlanması aslında iyi bir şeydir ve ustaların tek elinde olan edebiyattan başka bir şey düşünülmesini sağlar. yazarın tek başına söylediği şey zaten ortak bir eylem meydana getirir ve söyledikleri ya da yaptıkları başkaları onunla hemfikir olmasa da zorunlu olarak politiktir.”

    hakan yücefer: “minör edebiyatta yazar kendi sesini mensubu olduğu azınlığın sesinden ayırt edemiyor. kendi dilini yaratamıyor. bir dil ustası gibi konuşamıyor. o yüzden o konuştukça bütün bir halk konuşmuş gibi oluyor. kolektif özne yazarın öznelliğinin yerine geçiyor.”

    bu üç özellikte ortak olan ne? dikkatinizi çekti mi? (okuyan var mı ki buraya kadar?) zorunluluk. başka türlüsünün olamaması. kaçınılmazlık. daralma. hakim olana erişememek. imkanlardan yoksunluk. yoksulluk. dil ustası olacak kadar, egemenin diline erişememek. “yüksek kültüre” erişim yollarının baştan kapalı olması. sürekli bir dışarıya itilme hissiyle yaşıyor olma hali.

    yine de ısrar… -e rağmen kipiyle yaşarken yazmaya devam etmek. acemilikte, amatörlükte kalmak. herkes gibi yazmak, kolektif sözce üretiminin zemini. bu sebeple hakan hoca o yazdıkça bir halk konuşmuş gibi oluyor demiş. öyle söylüyor.



    hakan hoca konuşmanın devamında kim minör edebiyat yapıyor sorusunun kısıtlayıcı yönüne tekrardan dönüyor. zira, ona göre her yazma edimine içkin bir bozgunculuk potansiyeli var. ancak, tam tersi de geçerli. kim olduğumuzdan bağımsız, yazarken dilin yerleşik kalıplarının baskın olduğu majör hatları da yeniden üretebiliyoruz. dolayısıyla, hakan hoca için azınlık edebiyatlarına dair yapılan tartışma bir ön hazırlıktan ibaret. o yüzden de majör ve minör arasındaki ayrımını azınlık ve çoğunluk kavramlarıyla eşleştirmemeye dair bir öneri sunuyor. aksine, deleuze ve guattari’de nüvelerini gördüğü ama yarım kalmış bir proje diye tarif ettiği başka bir alana yöneliyor. tarihsel olandan (azınlık edebiyatları) ilhamla aşkınsal olana (saf edebiyatın koşulları) geçişin açacağı tartışmaları yeğliyor. yukarıda bahsi geçen üç özelliğin azınlıkta olmayan yazarlar için tekrardan tartışılması gerektiğini söylüyor. kolektif bir özgürlük ihtimalini bu tartışmanın kendisinde görüyor. minör edebiyatın felsefi gücünün bize edebiyat denen tuhaf şeyin ne olduğu, edebiyat gibi bi şeyin ortaya çıkış koşulları hakkında sorular sormamıza imkan araladığından dolayı kaynaklandığını söylüyor.
    deleuze ve guattari’nin ise bu tarafa yeterince eğilmemesinden dem vuruyor. yalnız burada tam da anlayamadığım, kafamı kurcalayan bir yorumlama var. bu çerçevede zorunluluk haline ne oluyor? artık kaçınılmaz olandan bir arayışa yöneliş gerçekleşmiyor mu?

Yorum bırakın