tanrı misafiri

müzik: abdullah ibrahim – trieste my love

işe gitmek için kapıyı açtığımda karşılaştım kendisiyle. siması tanıdık geldi, bir yerlerde görmüştüm sanki. daha yakından bakabilmek için elimde kalmış ev anahtarını bir tur parmağıma doladım ve eğildim. kapımızda bitmiş bir tanrı misafirine karşı oldukça acelesiz ve telaşsızdım. içeriye buyur edip daha geniş çaplı konuşmadan önce yüzümü gömdüm içine. gövde ve yapraklarında taşıdığı zehri önemsemedim. bunca parlak ihtişamına rağmen tamamen kokusuzdu. başımı zehirli sarmaşıklarından geriye doğru alırken nasıl olup da bu kapıda bittiğini merak ettim. merakımı doyurmak için istemsizce gözlerimi saksıya çevirdim. herhangi bir not yoktu. belki evin birinden kaçmıştı ya da bir ev kapanırken kendinden bir parçayı kendine bırakmıştı. elimi haşince yapraklarında gezdirirken “ee, ne yapalım seninle?” dedim.

“gidelim mi hasenheide’ye? ben istanbul’dan gelen misafirlerimi ilk oraya götürürüm. sereriz kefiyemizi. ohhh”

“ben bi şeyler yazarım, sen de öyle takılırsın. sana uyar dimi? ama istersen başka bi şey de yapabiliriz yani”

kapıyı işe kapadım.

mutfağa geçtik. parmağımı saksının kenarına daldırdım, suyuna baktım. toprağı nemli olsa da yol yorgunudur dedim, buzluktaki katmerlerden çıkardım. kendime de kakuleli bir kahve pişirdim. o sırada ev ahalisi uyuyordu. her şey hazır olunca sofrayı balkona kurdum. sabah sıcağına doğru içtiğim sigara dumanı üflerken kıkırdıyor ve çocuğum memleketten gelmiş gibi anaç bir mutluluğu duyumsuyordum.

uzun uzun dertleştik. evi alelacele kapamak zorunda kalmışlar. bir insanın üstüne bir insandan fazla yük binmiş. en azından hasretliğini unutsun diye bütün gece candan erçetin dinlemiş.

“o nasıl?” diye sordum ciddiyetle.

-“kimse bilmiyor”

– “bana ihtiyacı var.” dedim kendimden boş beleş emin.

-senin onu ihtiyaç olarak görmemene ihtiyacı var” dedi. istanbul’dan çıkan her ses neden bu kadar acımasız olmak zorundaydı?

-“evet, ama bana şu an ihtiyacı var” diyerek ısrarımı sürdürdüm. ısrarımı sınırım kabul etti, oraya çabucak vardığımıza şaşırsa da sustu. sessizlik bu yüzden ağır geldi ki uzamasına izin vermeden:

-“ben yalnız bugün doktora gidicem. üç buçuk civarı olması lazım. lichtenberg’te. sen bekle sonra gelip alıyım seni ?”

… sessizlik devam ediyor…

ben küçükken de gökyüzü mavisi, plastik kokulu bir balona annelik etmiştim. iki hafta boyunca yanımdan ayırmamış, o patlamaya teşne, narin canlıyla otobüs, kamyon, taksi, cip hepsine binmiştim. sonra bir sınav çıkışı sınıfta unuttum, gitti.

ama sen bir flamingosun. kök salıyor, yaş alıyorsun. ayrıca annen de sayılmam. o sebeptendir ki, gül şerbetiyle besleyeceğim seni.

treptower’nun alabildiğine geniş caddesinde yazın son ama en keskin sıcağını yiyoruz. zaten biraz bisiklette terlemiştik. i. demişti berlin’in ağustosta yazı yaşadığını. çırılçıplakmışım gibi doyasıya yürüyorum. sıcağa ettiğim tüm küfürler istanbul’da kaldı. çırılçıplağım.

ohh… nadir klimalı bi cisim yaklaşıyor.

şehrin her karışında insanları tınlamadan dolaştığımı anlatıyorum ev arkadaşım a.’ya. almanca bilmemenin verdiği kenardalık hissine bayılıyorum. işler ciddileşmemiş gibi, almanlar yokmuş gibi. uzun gece sohbetimiz uzadıkça uzuyor. göz yaşlarımız gözlerimizde, burnumuzda birikiyor. özlemişiz birbirimizi. ev arkadaşına yaslanma halini. birbirimizin yanında olabilmeyi. dertleşmeyi. bu zamana kadar bana herkes burçları anlattı, ama iki boğa zencefilli bir çayın kenarında dertleşmeden inanamamışım.

en çok onun yanında ingilizce’yi seviyorum. sesimi ve ingilizce’mi serbest bırakıyorum alabildiğine, işte o zaman kulağına arapça ninniler fısıldıyorum.

bazen bir şey görünür gibi oluyor, 
bazen bir şey görünmüyor.
bazen bir şey değişecekmiş gibi oluyor,
bazen bir şey değişmiyor.
bazen beni hep sevecekmişsin gibi oluyor,
bazen hiç sevmemişsin gibi.
” -lale müldür

aslında ben de doktora yalnız gelmek istememiştim. bazı testlerin sonuçlarını fantezimlerimle pozitife boyamıştım. yazların pozitifine döndüğü sıcak günleri, en yakından şahidiyim.

yanımda insan yaratamadığımdan seni ben koydum kapının önüne. kapattığınız o evden, suyunu ihmal etmediğim bir sevgiyi yanıma aldım.

flamingom’la dolaşmak hasret gidermek gibi geliyor. sarılarak taşıyorum.

haydi üçümüz bir oh çekelim derinden. sarılalım.

frankfurter allee’de ring bahn’ı bekliyoruz. eczacıdan aldığı güzellik iltifatı bizim flamingo’nun koltuklarını kabarttı. boynumdan kesikli öpücükler aldı. bırak beni bi yere de çarka çıkayım dercesine rengini parlattı. ve güzeller güzeli bir tavuskuşu gibi zarifçe özgürlüğünün tadını çıkardı.

bense fantezileri suya düşmüş o kız. ilginin odağını kendime çekememekten kaynaklanan tüh hissiyle flamingo’yu kendi haline bıraktım ve büfeden peynirinin tadına güvendiğim, ufak, lalettayin pizzalardan aldım.

mahalledeyiz kuşumla. yayıldık. parka girmeden saçıldık sağa sola. buraya geldiğimizde ayağımızı ilk bastığımız sokaktaydık. utancımdan utanmamayı bu sokakta gide gele sorgular oldum.

lichtenberg’e gitmenin hissi başka hasenheide’de olmak bambaşka. şu güneş beni daha önce yalamıştı burada. bu sokağın bir balkonunda, yine bu sarı balon kollu üstümü giydiğim bir gün, m. beni ilk online date’imizde ekmişti. i. bu sokaktaki ilk evimizde o güzel sesiyle mirkelam’ın hatıralar şarkısını söylediğinde ürpermiş, bu göç olayının ciddiyetine varmıştım.

ve seni kucağımda taşıdığım bu sıcak günün ardından hasenheide’yiz. birazdan b.’yle buluşup bol bol edebiyat konuşacağız.

güzelim burası i.’yle berlin’deki ilk evimiz. ilk iki ayımızda b. ve d.’nin alt kiracısı olmuştuk. ev hasenheide’nin içindeydi. i’im sabahları koşuya çıkardı, ben akşamüstleri yuvarlanmaya. korkmadan sarıldığımız günlerdi. ya da ben hatırlamak istediğim gibi bir fantezi yaratıyordum sürekli.

bazen bir şey görünür gibi oluyordu,

bazen bir şey görünmüyordu.

ve bu böyle sürüp gidiyordu.

Yorum bırakın