balık kızartması eşliğinde karıma- ve kendimin bir haline- veda ettim (çeviri).

torrey peters’in izniyle bon appetit’de yayımlanan yazısını çevirdim. eveeet, bu yaşandı! ilk çeviri deneyimimdi ve metin herhangi bir editöryel süreçten geçmedi. o yüzden elçiye zeval olmaz diyelim, devasa kusurları olmamasını umalım. orjinalinden okumak isteyenleri şuraya alalım; https://www.bonappetit.com/story/torrey-peters-last-meal

müzik: sufjan stevens-vesuvius (torrey’nin önerisiyle… o zamanlar bu şarkıyı çokça dinlermiş.)

translığımı baskılayarak evliliğimi kurtarabileceğimi sanmıştım. yapamadım.

bir koca ve hatta muhtemelen bir erkek olarak yediğim son yemek kızarmış tilapia’ydı. balık, viktorya gölü’nün kıyısında gezinen bir balıkçı teknesi tarafından tutulmuştu. birkaç saat içinde una bulanıp, odun ateşindeki kızgın çiçek yağında altın rengi olana kadar kızarmış, yanında lime ve piri piri sosla servis edilmişti. hala beyaz etin tadına sinmiş alglerin yeşil aromasını hissedebiliyordum. bütün duyumlarımla karşımdaki yemeğin harikuladeliğini algılasam da, o dönemdeki eşim olive’in karşısında, o da aynı balığı didiklerken, oldukça keyifsizdim. 

çıt kırıldım, ahşap bir masanın yanındaki plastik sandalyelere oturmuştuk. yağmur sezonuydu: alçak bulutların sureti kıyıya varan kırmızı toprak yolların içindeki su birikintilerine yansıyordu. dev marabu leylekleri- hayaletsi hareketleri, cüzzamlı pembe derisi ve pelerin gibi sarkan kara kanatları nedeniyle cenaze kuşu olarak da bilinirler- etrafımızdaki otlar arasında süzülüyor ve oturduğumuz sofranın cenaze atmosferine katkıda bulunuyorlardı. 

o zamana kadar olive’le neredeyse bir yılımız kampala’da geçmişti. olive yüksek lisansını tamamlamış ve ulusal bilim akademisi’nden uganda’nın tek lezbiyen barı hakkında etnografik bir çalışma yapmak için burs almıştı. ilk bakışta, hetero bir evliliği olan amerikalı bir kadının lezbiyen barını araştırma konusu olarak seçmesi garip bir tercih gibi görünüyor olabilir. ancak olaylar organik şekilde gelişti. bundan üç yıl önce olive’e trans olarak açılmış, yine de ona -ve dolaylı yoldan kendime- asla sürece başlamayacağımı söylemiştim. solmaz bir heyecanla kendimi bir kadın gibi düşlesem de, olive’e aşıktım ve sürece başlayarak ilişkimize zarar vermek istemiyordum. ona bir erkek olarak hayatıma devam edebileceğime dair güvence vermiştim. 

olive, ona açıldığım yaz, bir stk’da çalışmak için doktora öğrencisi olarak uganda’ya gitti. lakin yakın zamanda translar hakkında ilgisi kabarmış biri olarak kendini bir anda kampala’da yeni yeni doğmakta olan trans hareketinin içinde buldu ve birçoğuyla arkadaşlıklar kurdu. 

2009 yılında, amerikalı evangelist hareketin teşviğiyle uganda hükümeti eşcinselliğe karşı yasaları güçlendirmeyi öngören bir yasa tasarısını gündemine aldı (eşcinsellik ve trans kimlikler arasında hiçbir ayrım yapılmıyordu). önerilen cezalar arasında hapis ve hatta idam da vardı. her gece yaşanan taciz, polis baskınları ve yerel gazetelerdeki nefret söylemlerine rağmen, bir grup trans erkek ve lezbiyen takıldıkları barı açık tutmayı başarmıştı. eşcinsellik karşıtı yasa tasarısının gölgesinde, olive ve arkadaşları, bar ve oraya giden insanlar hakkında bir yıllık etnografi çalışması yapmak üzere fikir birliğine vardılar. o yaz olive kampala’ya gitti. ben de, kocası ve henüz açılmamış bir trans olarak onunla birlikte gittim. 

abd’de yaşadığım süre zarfında cinsiyet ifademe dair bazı deneysel girişimlerim olmuştu: kulaklarımı deldirmiş, göz kalemi çekmeye ve dar tişörtler giymeye başlamıştım. rupaul izliyor ve eksiksiz bir drag yapmak için ilham alıyordum. çabalarım, saman alevi gibi çabucak sönecek çaresiz bir coşkuyla tekrar tekrar kıvılcımlanıyordu. karşılaştığım diğer transların gözlerindeki parlayan, anlam veremediğim mutluluk hem rahatsız edici hem de ürkütücü geliyordu. kendi açımdan ise durum tamamen farklıydı. birkaç günlüğüne yaşadığım coşku kafiydi ve beni güvende hissettiriyordu. böylelikle, geri kalan zamanlarımı da iyi bir eş olmaya vakfedebiliyordum.

uganda’da cinsiyetime dair her şeyi askıya aldım. aslında, beyaz bir amerikalı olduğumdan uganda’daki diğer lubunyalar gibi tutuklanma veya idam cezasına çarptırılma gibi herhangi bir risk benim için söz konusu değildi. orada tanıştığım iki lubunya defalarca göz altına alınmıştı- her ne kadar idi amin döneminde yaşanan acıları anlatmak haddim değilse de dehşet verici şeyler olduğunu söylemeliyim. buna karşın, ben, kendi cinsiyetim hakkında bile eşime dürüst olamıyordum. muhtemelen utanç beni yiyip bitiriyordu. ancak baskı mekanizmasının işlevi de tam burada yatıyordu: insan kendi korkaklığından bihaber kalabiliyordu. 

lise yıllarında, arkadaşımın babası onu sigara içerken yakalamış ve ardından babalığın şanını yaşatırcasına bir paket malboro kırmızının tamamını içmeye zorlamıştı. uganda’daki zamanım erkeklikliği yaşama açısından bir paket sigara içmeyle eşdeğerdi. 4×4 bir kamyonet satın aldım ve tozlu yollarda sürdüm. sıcak suya erişim kısıtlıydı, bu yüzden nadiren tıraş oldum. çevremdeki insanlar tişörtlerin üstümde pasaklı durduğunu ve saygısızlık uyandırdığını söyledikleri için düğmeli gömlek giymeye ve kravat takmaya başladım. akşamları, banliyöde yaşayan dik başlı babalar gibi toprak ve samandan yaptığım basit bir pizza fırınında mangal yaptım, ızgarada biftekler pişirdim. uganda’nın inekleri her türlü yeşilliği yediğinden çiçeksi ve otsu aromaların tadı ete işler ve basit bir marinasyonla iş kolaylıkla çözülmüş olurdu. 

luganda dilinde birkaç deyiş öğrendim öğrenmesine ama genelde konuşmaları takip edecek seviyeye ulaşamadım. bu yüzden ingilizce’yi dahi kesik ve kısa cümlelerle konuşur oldum. insanların kafa karışıklığımı veya çaresizliğimi görmelerinden çekiniyordum. bu yöntem etkili de oldu. kolayca arkadaş edinebildim. insanlar beni yetkin biri olarak gördü. ama erkekliğe yaslandıkça, kendime karşı donuklaştım. içsel dünyam soldu. kendi duygularımı anlamlandırmak, bulanık bir gölette kaybolmuş nesneleri aramak gibiydi. ifade edemeden dahi şefkatim sararıp soldu. olive’le herhangi bir temastan kaçar oldum. herhangi bir cinsel arzuyu ifade edemedim. bir akşam, olive’in karanlığın ardından beni üzgün gözlerinin parıltısıyla izlediğini farkettim. o gözlerle yüzleşmek yerine, gözlerimi kaçırdım ve uzaklara daldım. sabah olduğunda ikimiz de bu konuyu konuşmadık. 

olive zamanının tümünü kuir aktivistlerle konuşarak geçirirdi. herkes amerikalı bir antropoloğa artan tehlikeyle alevlenen şehvetli gizli flörtlerden, ayrılma ve aldatmaların yarattığı cam kırıklarıyla dolu dramalardan, gecenin ritmine sıkışmış kıyafet seçimi ve bedenlerden, dubai’den ithal edilmiş ve hurdaya çıkmış 80 model corolla’nın arkasına gizlenmiş koli hayatından bahsediyordu. onların arasındayken olive’le ben de kahkahalara katılıyor ve benzer bir coşkuyla sarmalanıyorduk. ama yalnız kaldığımızda, kiralık odamızdaki cibinliğin altında nemli havadan ve söylenememiş sözlerden dolayı nefessiz kalıyorduk. 

2010 kışına geldiğimizde artık batı’nın uganda’da bir tür vekalet savaşı yürüttüğü iyiden iyiye berraklaştı. özellikle amerikalı sağcı, dini gruplar kendi ülkelerinde evlilik eşitliği gibi konularda mevzi kaybediyor ve bu savaşı küresel güney’de bulunan başka coğrafyalara taşıyorlardı. uganda yabancı kuruluşlara karşı alışmadık derecede açık politikaları olan bir ülkeydi. bir yandan abd kiliselerinden gelen para, sağcı politikacıların hesaplarına akarken, avrupalı stk’lar ve lgbti+ örgütleri de muhalif topluluklar için finansman sağlıyorlardı. 

ortam her geçen gün daha da düşmanca bir hale büründü. günlük, yerel gazeteler olive’in arkadaşlarının fotoğraflarını asılsız suçlamalarla yayımlar olmuştu. mısır kızartması, sambusa ve nile marka biralar eşliğinde uzayan flört geceleri, hayatta kalma stratejilerinin bir parçasına dönüştü. 

bir sabah olive’in göz yaşlarıyla uyandım. arkadaşlarından biri- tanınmış bir lgbti+ aktivisti david kato- çekiçle öldürülmüştü. saatler içinde, hillary clinton yaşanan cinayeti ve eşcinsellik karşıtı yasayı kınadı. aynı gün barack obama da benzer bir kınama mesajı yayımladı. uganda’daki sağcı politikacılar bu tutumu yabancıların iç işlerine karışması olarak yorumladı. kato’nun ölümünü destekçilerini konsolide etmek adına politik kutuplaşmanın mevzisi haline getirdiler ve mahkemede işlediği cinayeti meşrulaştırmak için “eşcinsel panik” söylemini kullanan katili savundular. sonraki bir ay boyunca olive cenaze ve diğer işlere yardım etti. korku ve paranoyayla çalkalanan ugandalı kuir ve translar aceleyle sığınma başvuruları yapmaya, güvenli ev ve avrupalı sponsor arayışlarına yöneldiler. 

olive’in çalıştığı zamanlarda, ben evde kaldım. romanlar okudum, kendi romanımı yazmayı bir türlü beceremedim, kamyonetim için endişelendim ve ara sıra onunla şehir dışına geziler düzenledim. üçüncü nesil iphone’uma, oldukça yavaş olmasına rağmen, uzak ülkelerdeki trans sitelerinde gezinebilmek için 3g internet paketi satın aldım. bu süre zarfında olive’le günlerce birbirimizi görmediğimiz oluyordu. 

işte tam bu dönemde, daha önce birkaç kez gittiğimiz restorana balık kızartması yemeye gittik. restoran, ggaba plajı’nın kuzeyindeki çamurlu sahile kadar uzanan çimenlik bir alandaydı. hafta sonları insanlar burayı düğünler için kiralardı, ancak hafta içi akşamları bir grup kadın, çimlerde piknik yapanlar için tilapia ve göl levreğini açık tencerelerde kızartırlardı. o gece, aralıklı yağan yağmur nedeniyle, tek müşterileri bizdik.

tilapia kötü üne sahip bir balık olabilir — dondurulmuş, sası, genellikle de taco içinde pane edilmiş olarak karşımıza çıkar. ama kendi doğal gölünden taze çıktığında, lezzet açısından kırmızı lağosa rakip olabilir. ve ben de son yemeğimizin olabildiğince özel olmasını istiyordum. zira olive’in bilmediği bir şeyi biliyordum: ondan ayrılıyordum. 

belki de kalmam için çaba göstermesini istiyordum. ama yapmadı. benden sadece kamyoneti satmamı rica etti, o işle ilgilenmeyi hiç istemiyordu. viktorya gölü’ne gözlerimi çevirdim. birkaç adam açıklardaki yosun birikintisinin içine ağ atıyordu. akşam o kadar sakindi ki, adamların homurdanma sesleri suyu üstünde yankılanıyordu. 

“buradaki işin bitince eve benimle gelecek misin?”

cevap vermedi. bir süre sonra önündeki balığın kuyruğunu çekti aldı ve emdi. kalan kemiklerini ise ölü bir ağaçtan bize bakan marabu leyleklerinden birine doğru fırlattı. leylek zevkle dans etmeye başladı, kanatlarını açtı ve üstümüzde süzüldü. 

Yorum bırakın