müzik: linkin park- in the end
contra’nın ilk videoları geliyor aklıma.
bisikletimdeyim, saat sabah 5. arkadaşlarımın evinden uyku tutmadığı için çıktım. gökyüzü hiçbir aceleciliğe kapılmadan pembemsi maviliğe bürünüyordu. yaz sabahını sokakta karşılamak istedim. şafağın henüz aydınlanmakta olan serinliğini solumak, belki tatlı tatlı üşümek, yol boyu ılık fotoğraflar çekmek ve evin balkonunda türk kahvesi içme hayalleriyle attım kendimi k.berg’e. etraf sessiz ve kimsesizdi. trafik lambaları sarı yanıp sönüyor ve trafikten ziyade atmosfere kattığı hayalperest rengiyle yeniden işlev kazanıyordu adeta. acıya kaçmış ıhlamur kokusunu çiğneyerek geçiyordum sokaklardan. ve aklımda contra’nın ilk videolarından bir tanesi: akademiyi niye bıraktım?

natalie, 2016 yılında yayımladığı youtube videosunda maaşıyla göz dolduran, özel sektörün beklentilerinden uzak ve kulağa şaşalı duyulan doktorasını hangi sebeplerle bıraktığını anlatıyordu. Bir noktada her şeyin tıkırında gibi gözüktüğü bir sürecin içinden sağlığını kurtarabilmiş olmaktan duyduğu şaşkın memnuniyeti dile getirdiği kısmı unutamıyorum.
sanki bir başka travestinin yaşamında kağıda dökülmüşüm 7-8 sene önce. kelime kelime. his his. tecrübe tecrübe.
sıkıcı konferanslar, iştah açmayan akşam yemekleri, bir nebze olsun bir şeyler hissedebilmek adına yalnız başına odana sığınmalar, zerre umursamadığı fransız marksistleriyle italyan marksistleri arasında kaldığı teorik tartışmalar, “my good friend derrida’lar”…

kreuzberg sokakları film sahneleri gibi. hayatın kakafonik sesi emilmiş. yaşam denilen şeyden koparak yaşama dair şeyler söylüyor adeta başka bir düzlemde. (kadraja anarşi sokmak mümkün mü?)
birbiri üstüne binen göç tarihlerinin merkezinden bisikletle süzülüyorum, pedal çevirmeden. saat sabah 5’i ancak geçmiş. yolları öyle böyle öğrenmişim artık. karanfil tadında bir haz. bu mevsimde ıhlamur kokusu hangi sokakta esiyordur biliyorum mesela. veya mabet ağacının fil kulaklı yapraklarını nerede bulabileceğimi.
bugün araştırma merkezinin toplantısı var. katılım bekliyorlar. 40-50 kişi bir odaya toplaşıyor. heyecansızca tartışıyorlar. sözlerine ne kadar heyecanlandırıcı bir araştırma diye başlıyorlar. sigara içmem lazım. günlüğüm yakınımdaysa iyi.
oynanan tiyatrodan memnuniyetsizlikleriyle memnun onlarca kişiyle karşılaşmak ve yalan üstüne yalanlarla memnunmuş gibi yapmam gerekiyor. yine. memnuniyetsizlikler grup aidiyetlerini sarsmıyor. garip bir hazım gücü var. sanki kendini tartışma olarak gösteren zedeleyici bir yapı var. parklar belki de bu yüzden geniş ve bol; zira nefese ihtiyacın olacak bu hayatsız geçen iş saatlerinin ardından.
lafı uzatıyorum… toplantıya gidemem. üstüm başım uygun değil tüm felsefenin ötesinde. lastikli şortum o kadar kısa ki donumu gösteriyor. cırtlak yeşil, crop atlet uzun bacaklarım kadar çıplak hissettiyor gövdemi. kafam zaten dumandan kalma. gidemem.
gitmemeliyim…
kendime daha fazla bu kıyıcı hazzı yaşatamam.
paranın tadı ağzımda kalaylanıyor. eurolar kulağımda küpe, başarı sembolü gibi sallanıyor.
bayat kahvenin tadıyla balkona kuruluyorum. gözüm görmez bir mail yazıyorum danışmanıma. ben yokum, yapamıyorum, anksiyete falan. c. i need to write poems diye.
günlüğümden bir not: bırakmanın hayalini kurduğumda dışarı açılıyordum. hayata karışıyordum. neşe, ümit, heyecan, bıkkınlık ve çaresizliği ayrı ayrı kıymetli nefesler olarak görüyordum. bir doktora destanı yazmalı, içinde mayıs kızıllığı olan.



Yorum bırakın